AutoShow 2008 İzlenimlerim

Ekim 19, 2008 at 10:56 pm (Genel Konular)

Almandan şaşmayın :)

Yok bu kadar basit değil ama en sonda söyleyeceğimi en başta söylemem gerekirse budur. Aşağı yukarı tüm markaların araçlarına tek tek bindim, içini dışını inceledim. Ama hiç birisi (Japonlar dahil) Opel veya Vw’nin yerini tutmuyor.

Tabii ki Mercedes, Bmw ve alttaki gibi harikalar yorum bile gerektirmiyor.

Çin malı araçları da inceledim, tek söyleyeceğim şey, görünce kaçın.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Denizden gelen mektup Cezayir’i ağlattı

Mart 27, 2008 at 4:32 pm (Siyaset)


Cezayir halkı, Avrupa’da iş bulmak umuduyla kaçak gemiyle yola çıkan ancak denizin ortasında azgın sulara yenik düşen mültecinin sigara paketine yazdığı sözcüklere ağlıyor…

Denizden gelen mektup Cezayir'i ağlattı

“Size ülkeden kaçmayı başardığımı söylemek isterdim. Maalesef, deniz bizi yutmaya çalışıyor. Siz iyi saatlerde olun. Ben Bay Derkuvani Lahdar.. Sevgili anneciğim.. Sağlığına dikkat et. Sevgili babacığım, sen de, kardeşlerim siz de.. Ahh.. Sonuçları öngöremeyen başarı olamaz.. Görüşmek üzere anne ve babacığım.. Siz benimi için dünyadan da değerlisiniz. Teşekkür ediyorum.. Üzgünüm…” Bu sözcükler, Cezayir sahillerinde sigara paketine yazıldıktan sonra plastik bir kaba sarılı bir şekilde bulunmuş bir mektuptan yapılan alıntılar… Bu dramatik sözler, denizin ortasında azgın dalgalara yenik düşüp ruhunu teslim ettikten sonra Avrupa cennetine gitme rüyaları kâbusa dönüşmüş Derkuvani’ye ait.

TimeTurk‘ün haberine göre, Derkuvani, Avrupa’da iş bulmak umuduyla yola çıkmış binlerce Cezayirli gençten sadece biri.. Fakirliğin hayatlarını çekilmez kıldığı, %30′lara çıkmış işsizlik oranının cehenneme çevirdiği hayatlarını son bir umutla kurtarmaya çalışan bir genç…

HARRAKA’LARIN ELİM SONU

Cezayir’de Avrupa’ya kanun dışı yollarla gitmek isteyen mültecilere “yakanlar anlamında Harraka diyorlar.. Kendilerini ‘cennet’e götürecek gemiye binmeden önce nüfus cüzdanlarını yaktıkları için bu ad konmuş.. Biraz da mecazi anlamda gemileri yaktıkları ve geriye dönüş alternatifini bütünüyle yok ettikleri için…

Ama bu kelimenin içerdiği bir başka gönderme var ki kaçak yollarla mülteci statüsü kazanmaya çalışan insanları bekleyen hazin sonu anlatıyor. Avrupa ülkeleri sahipleri çıkmadığı zaman güvenlik güçlerine kimliği belirsiz mültecilerin cesetlerini yakma izni veriyor. Kısacası kendi pasaportlarını yolculukları sırasında tanınmamak için yakan mülteciler kendilerinden geriye bir tek iz, bir mezar, bir taş parçası bile bırakmayarak sessiz sedasız bir protestoyla çekip gidiyorlar bu kahır dolu hayattan.. Bir mültecinin cenazesinin Avrupa’dan getirtilmesi için ise 3000 Avro civarında para harcamak gerekiyor. Bu meblağ ise fakir Cezayir ailelerinin tüm varlıklarını satıp borçlansalar bile ödeyemeyeceği rakamlar.

Derkuvani yazdığı mektubunda Cezayir’de yaşadığı hayatı bir cehenneme benzeterek bir Cezayir şarkısında olduğu gibi denizin balıklarının kendisini yutmasını fakirlik ve işsizliğin her geçen gün yiyip bitirmesine tercih ediyor. Cezayir’de %30′larda olan işsizlik, ülkenin özellikle kırsal kesimlerinde ve kentlerin banliyölerinde yaşayanların varoluşsal ıztıraplarından biri.. Her geçen yıl onlarca Cezayirli mülteci, hayallerindeki cennete ulaşmak için yaptıkları deniz yolculuklarından can veriyor.

Başka bir mültecinin yazdığı ve İtalya açıklarından gelen bir mektup ise tamamlanmamış yolculuğun ayrıntılarını ve artık dönmekten umudunu kesmiş Cezayirli gencin annesine duygularını aktarıyor: “Anneciğim, Sana fırtınanın ortasından yazıyorum. Beş Cezayirli arkadaşla birlikte avcı gemisinin içine girdim. Anlaşmamız İtalya karasularına girdiğimizde yüzmeye başlamamızdı. Şayet karaya ulaşırsak kurtulacaktık. Ancak fırtına bir saattir fena bastırdı. İtalya’ya ulaşamayacağımızı ve Cezayir’e dönemeyeceğimizi de biliyorum. Beni afet anne..Cehennemden kaçmak istedim. Sen bizim yaşadıklarımızı biliyorsun. Beni affet..Seni seven oğlun.. Ali…”

SEVGİLİM HAYAT

Üçüncü mektup ise ölüm yanı başında dans eden bir başka Cezayirli tarafından annesine ve sevgilisi “Hayat”a yazılmış: Deniz bir canavar gibi bizi yutmaya hazırlanıyor. Nerede olduğumuzu bilmiyorum. Anne babasının sözünü dinlemeyenin sonu bu olur..Ölürsem Allah’ın buluşuruz. Yaşarsam da görüşürüz. Kaçak mülteci olmak gerçekten zor. Yaşasın Cezayir..’Hayat’a benden selam söyleyin..”

AVRUPA’DAN GELEN GEMİLER

Avrupa’dan gelip de Cezayir limanlarına demirleyen gemiler, Avrupa’da daha iyi bir yaşam sürebilmek isteyen Cezayirli gençlerin iştahını kabartıyor.

25 yaşındaki Mahmut bu gençlerden biri.. Hemen hemen her gün liman civarında turladığını ve Avrupa’dan gelen gemileri gözetlediğini söylüyor.. Bu gemilerin Cezayirli zenginlere ve devlette köşebaşını tutmuş ağababalara eşya getirdiğini söyledikten sonra Mahmut, “Ben onları kıskanmıyorum.. Sadece ülkeyi terk etmek ve göç etmek istiyorum. Bu hayata artık tahammül edemiyorum..

Yetkilileri de şiddetle eleştiriyor ve sözlerini şöyle tamamlıyor Mahmut: “Gençlere iş vereceğiz diyorlar..Gerçekte ise bütün akan çeşmelerin başını tutan onlar.. Ülkenin sahip olduğu bütün zenginlikleri iri lokmalarla yutuyorlar..Bize ise iltica etmek ve denizlerde boğulmak kalıyor..Denizde boğulan gençleri kıskanıyorum..Cehennemden kurtuldular..”

İşte Cezayirli gençleri ölümlerinde bile rahat bırakmayan fakr-u zaruret, şekavet ve elem dolu hayatları..

Kaynak : http://yenisafak.com.tr/Aktuel/?t=27.03.2008&i=107901

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Rebel Moves dinliyorum gözlerim kapalı

Mart 24, 2008 at 1:14 am (Müzik) (, , , )

Yok o kadar değil, ama bu grup hakettiği ilgi ve alakayı görmüyor sanki…

Web siteleri var : http://www.rebelmoves.com 

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Önyargısızlaştıramadıklarımdanım ne yazık ki, halâ..

Mart 24, 2008 at 1:09 am (Genel Konular) (, , )

Şu şiiri başından yazarını görmeden okumaya başladım da ne hoşuma gitti. Sonra şiiri bitirmeden sayfayı kaydırıp yazarının Can Yücel olduğunu görünce “hadi be” dedim (solcu vs. di ya rahmetli), oysa şiir ne güzeldi…

***

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç…
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin…

Can YÜCEL

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Tekrar başlayalım..

Mart 24, 2008 at 12:30 am (Genel Konular)

WordPress’e arada bir girip ilginç bir şeyler var mı diye bakıyorum, güzel güzel blogları ve yazıları gördükçe (besbelli) kıskanıp bende yapsam diyorum, sonra “ne gerek var” deyip bırakıveriyorum…

Tekrar öyle bir motive olup login olmak daha doğrusu register olmak istedim de, senin mail adresin var zaten deyiverdi. Bir de baktım ki taa 2006′da ben üye olup, hem de bir kaç yazı girmişim bile…

Şimdi tekrar Bismillah deyip başlayalım, keyfim gelirse yazacağım bir şeyler inş..

Gerçi sivil hayatta son 2 haftam, bakalım ne olacak …

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Sevimli bir andıç denemesi

Eylül 21, 2006 at 9:51 am (Siyaset)

ETYEN MAHÇUPYAN

21.09.2006  PERŞEMBE


Andıçın ne olduğunu artık hepimiz biliyoruz… Bir devlet kurumunun tamamen uydurma bir ‘bilgi’den hareketle ve medyayı manipülatif bir biçimde kullanarak toplumu etkilemeye, hedef aldığı insan ve grupları ise suçlu konumuna itmeye çalışması…

Daha ziyade askerlerin iltifat ettiği yöntemlerden biri gibi gözüken andıç, esas olarak ‘proaktif’ niteliğiyle bilinir. Geçmişte de asıl tartışılan, söz konusu kurumun sahte bilgi üreterek bilinçli olarak kötüye kullanması olmuştu. Ancak andıçın bir de ‘reaktif’ türü var ki onunla çok daha sık rastlaşıyoruz… Bu tür andıçlar yeni bir durum yaratmak için değil, ortaya çıkmış istenmeyen bir durumu telafi etmek için kullanılırlar. Dolayısıyla yöntem de tersine işler: Yani bürokratik mekanizma içinde üretilen sahte bir bilginin medyaya servis edilmesini değil, medya içinde üretilmiş gözüken bir bilginin bürokratik alkış altında topluma sunulmasını içerir. Tabii bunun için uygun medya organlarına ihtiyaç vardır; ama daha da kritik olarak, medya içinde bu tür işleri üstlenecek ‘deneyimli’ gazeteciler gerekir. Dolayısıyla gündemin ‘kritik’ hale geldiği, ülkenin demokratikleşmesinden yana olan insanların artıp güçlendiği her dönemde oportünist medya organlarına uygun insanların iliştirilmesi söz konusu olur.

Sonra zamanı geldiğinde bu insanlara içerden bir ‘kaygı’ iletilir. Örneğin toplum PKK ile süregiden savaşın pek de anlamlı olmadığını düşünmeye başlamış olabilir. Bunca yıldır çözülemeyen bir sorunun varlığı, biraz da o sorunun çözülmek istenmeyişiyle bağdaştırılıyordur belki de. Toplum meselenin salt askerî tedbirler çerçevesi içinde ele alınmasının, sorunu kangren ettiğini nihayet fark etmiş de olabilir ve bu durumda kendi çocuklarının ölmesini kabullenmekte zorlanabilir. Çünkü her sağlıklı toplum gibi Türkiye halkı da fedakârlığı gerekli ve anlamlı olduğu ölçüde ve de akıllı bir yönlendirme altındayken yapmak ister. Dünyanın en ulvi amacı için bile olsa, sevdiğiniz insanların bir biçimde ölmelerini kabullenmek zordur. İşte böyle durumlarda ‘deneyimli’ bir gazeteci bulur, tüm bu gelişmeleri gayri meşru hale getirecek bir ‘bilgi’ ürettirebilirsiniz. Tabii ki en uygun çözüm gelişmekte olan bu yeni şuurun ‘gerçekte’ düşmanların planı olduğunu öne sürmek olacaktır. Böylece vatan haini pozisyonuna düşmek istemeyen ‘şuurlu’ vatandaşlarımız sözlerini yutacak, düşüncelerini kendi rızalarıyla sansür edecek ve devletimizin kanaatlerine biat edecektir.

Ancak işin püf noktası ‘kaygı’nın devletten geldiğinin belli olmamasıdır. Bu nedenle ‘deneyimli’ gazeteci örneğin rüyasında gördüğü pir’inin işaretini takip ederek veya Başbakan’ın ses tonundan etkilenerek ‘gizli’ bilgiye, vatanın karşı karşıya olduğu ‘sinsi plana’ ulaşabilir. Başbakan’ın ses tonundan hareketle örneğin PKK’nın planı anlaşılır mı diye sormazsınız umarım… Çünkü gazetecinin ‘deneyimli’sinin işi zaten budur. Derken aynı gazeteci bir yazı yazıp aldığı binlerce destek mesajı için teşekkür eder… Ve nihayet devletimizin önemli simalarından biri de kendi teşekkürlerini gazeteciye sunar. Meğerse devlet de aynı bilgiye ulaşmıştır; ama herhalde biz üzülmeyelim diye açık etmemiştir. Bu vesile ile ‘deneyimli’ gazetecinin mahareti de teslim edilmiş olur. Sen adamın ses tonundan çık, en gizli ve sinsi planlara ulaş. Böyle gazetecilerimiz oldukça bu devletin sırtı yere gelmez valla…

Böyle sevimli reaktif andıç örnekleri basın tarihimizin medar-ı iftiharıdır. Medyamız böylece kendi vatanseverliğini kanıtlamakla kalmaz, bürokrasi ile arasında hoş koalisyonlar da oluşturur ve bunu çeşitli alanlarda kullanır. Bu arada savaşa ne oldu diye sorarsanız, o tabii ki devam eder… Belki de barışın kendisi sinsi bir plandır da biz farkında değilizdir…

21.09.2006

e-posta adresi:e.mahcupyan@zaman.com.tr

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Şehit annesine kulak verin!

Eylül 9, 2006 at 11:01 am (Siyaset)

ŞAHİN ALPAY

09.09.2006 CUMARTESİ

Şehit annesine kulak verin!

PKK’nın hain saldırılarında şehit olan askerlerimizin acısı yüreğimizi dağlıyor. PKK’nın başımıza ördüğü kardeş kavgasında hayatlarını kaybeden gençlerimizin hepsi, hepimizi derinden üzüyor.

PKK’nın menfur emirleriyle ölüme giden gençlerin haksız da olsa, yanlış da olsa, anlamsız da olsa, nihayet bir “ideal” uğruna; gönüllü olarak, bilerek ve isteyerek savaştıklarını ve can verdiklerini düşünebilirsiniz. PKK’nın hain pusularında hayatlarını kaybeden askerlerimiz için aynı şeyi söylemek mümkün mü?.. Onlar vatani, kanuni ve mecburi bir görev uğruna, büyük olasılıkla hiç tasvip etmedikleri bir kardeş kavgasına, istemeyerek kurban gidiyorlar… Ne hazin! Nuriye Akman’ın, şehit asteğmen Zeki Burak Okay’ın anne ve babasıyla yaptığı mülakatı okurken (Zaman, 7 Eylül 2006) bunları düşünmekten kendimi alamadım.

Şehit asteğmen Zeki Burak Okay, benim öğrencim olmadı; ama ders verdiğim üniversitenin başka bir fakültesinden, bilgisayar mühendisi olarak mezun oldu. Onu okulun koridorlarında, çeşitli vesilelerle gördüğümü de anımsıyorum. Anne ve babasının söylediklerini büyük bir dikkatle okudum. Okurken aşağıdaki satırların altını çizdim. Annesi Neriman Okay şöyle diyor: “Ben savaşa, düşmanlığa karşı bir anne olduğum için oğlumu eline oyuncak silah vermeden büyüttüm… 23 yıl eli kalem tutmuş bir insanın 3 aylık eğitimle PKK’ya karşı gönderileceği hiç aklıma gelmedi… Ben oğlumu keşke gerçek bir savaşta kaybetseydim. Benim oğlum pisi pisine ölüme gönderildi… Ben onun için üzülüyorum… Daha çok vergi verelim. Daha çok silah alsınlar. Daha profesyonelce ordu yapsınlar. Ama bizim evlatlarımız pisi pisine gitmesin… Ben şehit annesi olduğum için övünmüyorum. Hiçbir zaman övünmeyeceğim. Benim isyanım ne askere, ne devlete. Oğlumun pisi pisine gitmesine isyanım. Bugüne kadar çocukları ölmüş anneler acılarını dile getiremediler. Ben öyle bir şehit annesi olmak istemiyorum…”

Babası Sezai Okay diyor ki: “Ben vatan sağolsun demeyeceğim… Eğitimsiz çocuklar savaşa gönderilmesin diyorum, o kadar. Bu benim misyonum artık. Şehit ailesi dernekleri var. Buna benzer sivil toplum örgütleri var. Oralarda bunları dile getireceğim… Düşüneceğim başka neler yapabilirim diye. Bunu asla birilerini alt etmek, birilerini mahcup etmek, tökezletmek için değil, ülkemize faydamız olsun diye söylüyorum… Düşünün hayatı boyunca doğru dürüst koşmamış, top bile oynamamış bir çocuk komando eğitimi alıyor. Bedeni alışık değil ki ona. Uygun değil ki kişiliği ona… Benim yavrum beceremese de, bilmese de dimdik askerlik yaptı. Ama o hain pusulara cevap verecek güçte, tecrübede değildi…”

Başbakan, “Askerlik yatma yeri değildir!..” diyerek yürekleri yanan bu insanları tersleyip rencide edeceğine söylediklerini can kulağıyla dinlemeli, söylediklerinden ders almalı. Askeri yetkililer de bugüne kadar hemen hemen kimsenin dile getirmeye (ne yazık ki) cesaret edemediği, ama (ne yazık ki) herkesin farkında olduğu soruna; yani yeterince eğitimi, hazırlığı olmayan, sıradan birliklerin PKK ile mücadelede görevlendirilmesi sorununa (yani, ne yazık ki, özünde insan hayatına gereğince kıymet verilmemesi sorununa) çare bulmak zorunda. Türkiye’de askeri yetkililer, maalesef hâlâ, görev alanlarına kesinlikle girmeyen konularda konuşmaktan geri durmuyorlar. Ama onlardan asıl duymak istediklerimiz, asıl görev alanlarına giren ve asıl ilgilenmeleri gereken bu konularda ne düşündükleri, bu alanlarda ne gibi önlemler almayı öngördükleri.

Başbakan’dan beklediğimiz ise, “Keşke 1 Mart’ta Irak’a girseydik. Gitmeliydik. Gitmiş olsaydık bugünkü tablo olmazdı…” şeklinde, gerçeklerle en küçük bir ilgisi olmadığını hemen herkesin bildiği, Kuzey Irak’ı işgal suretiyle Türkiye’nin iç sorunlarına çare bulunabileceği ham hayalini yayan beyanlarda bulunmak yerine, bu anlamsız ve korkunç kardeş kavgasını sona erdirmek için toplumu dinlemesi, alınması gereken siyasi, sosyal ve ekonomik tedbirleri bulması ve uygulaması.

09.09.2006

e-posta adresi:s.alpay@zaman.com.tr

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

BM

Eylül 8, 2006 at 10:51 am (Mizah, Siyaset)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Hitler is back but now he works in favor of Israel (Hitler geri döndü, ama bu sefer İsrail için çalışıyor)

Ağustos 4, 2006 at 6:44 pm (Mizah)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Sanat nedir?

Ağustos 3, 2006 at 2:43 pm (Genel Konular)

news.anet.com.tr, muzik.rock grubundaki bir dizi mesaj….

———————————————————

“my god… my god… why have you forgotten me…”

bir kult film..
muzik-sinema tarihinde bence bir kilometre tasi..
bir kusagin neredeyse birkac simgesinden biri (hair, vd)
hani nerede o hippilik donemlerimiz dedirten..
73 yilinin teknolojik olanaklariyla yapilmis olmasina ragmen muhtesem
bir rock-opera…

KACIRMAYIN derim
bu aksam 25.07.2006 sali saat 22.00
CNBC-e ‘de
———————————————–

+ bir hoşgörü klasiği. Hz Muhammed ile ilgili böyle bir film 3000 yıl sonra
çekilebilir mi acaba?
————————————————-

ya abi ikidir sen bi görüş bildirsen ben aynı soruyu soruyorum da, hakketen
merak ettim sen izledin mi hiç Jesus Crist Superstar’ı ?

bu arada, 3000 yıl değil yaklaşık 600 yıl olacak.
——————————————————

İzlemedim sadece fragmanını seyrettim. Dalga geçiyorlar gibi gelmedi
aslında. Ama zaten dalga geçmeseler bile konumuz bu değil.
Ayrıca ben günümüzden 3000 yıl sonra böyle bir film çekilebilir mi diye
şeyetmiştim.

Anlaşamıyoruz biz senle nedense. (Birbirimizi hep yanlış anlıyoruz demek
istiyorum Bunu da yanlış anlama)

———————————————————–

……

————————————————————-

Öncelikle Sanat kelimesi neyi ifade ediyor bunu anlamak lazım.

Şahsi kanaatim Sanat kelimesinin dile getirilişinden ziyade içerdiği anlamın
aslında ifade etmesi gerektiği şekli ile hiç alakası kalmayacak bir düzeyde
çarpıtılmış olduğudur.

Bu tartışmanın bir sonu olamaz zira artık herkes benim dediğim doğrudur
mantığına körcesine batmış durumda. Ben yanlış düşünüyor olabilirim ve bu
işi bir bilene bırakalım demek insanlara neden bu kadar zor geliyor
bilemiyorum. Bu yüzden ilgili ilgisiz her konu ile alakalı ne kadar cahil
insan varsa ortalıkta ahkam keser duruma geldiler. En büyük örnek ise Savaş
Ay ve benzeri kukla oynatıcıların hazırladıkları programlar örnek
verilebilir. Adam cahil-i cühelanın bir biri ile tartışmasını, hiç bir sonu
olmayan hiç bir değer kazandırmayan bir laf savaşını nasıl zevk ve keyifle
yönetiyor gerçekten bu ustalığından dolayı ekndisini tebrik ediyorum.

Neyse laf dağıldı biraz toparlayalım.

Aşağıda yazdıklarım şahsi fikrim olup yanlış düşünüyor da olabilirim.

Sanat Nedir?
Sanat bence zaman içerisinde insanların düşünce dünyasında farklı
yaklaşımlar ve anlayışlar oluşmasına vesile olacak bir farklıcalığın ortaya
konulmasıdır. Kişinin benliğinde kendi varlığını anlama gayreti içinde
ortaya koyduğu bir eserdir. Eğer ortada bir eser varsa onu ortaya çıkartan
kişiye sanatkar denir. Ve sanat eseri zamanla değerini kaybetmez tam aksine
değeri artar. Bunun en büyük nedeni ve sebebi o eserin en başta sanatçının
kendisinde ve diğer insanların düşünce dünyasında uyandırdığı farklı duygu,
his ve anlayışlara bir kaynak oluşturmasıdır.

Yukarıda yazdığım nedenden dolayı bir Mimar Sinan eseri, bir Da Vinci resmi,
bir Mozart senfonisi birer eserdir. Bu gözle baktığınızda 3 sene önce
keyifle dinlenilen bir pop parçası artık unutulduğu için buna ne kadar sanat
denilir ve onu yapan kişiye ne kadar sanatçı denilir bu tartışılır. Sanat
insanın düşünce dünyasına bir şey kazandırmalıdır, hayranlık ve takdir
değeri ortaya koymalıdır. Eğlence ve zaman geçirmek için yapılan hiç bir şey
sanat olamaz bence, bu hokkabazlık ve soytarılıklara sanat bunları icra eden
kişilere sanatçı denilmesi SANAT kelimesinin değerine hakaret ve
saygısızlıktır.

Yukarıda belirttiğim hususları göz önüne alırsak istediğim düşünceyi
istediğim gibi ifade ederim ve bunu sanat adı altında yaparım yaklaşımı
bence bir mugalatadan öteye gidemez, yani cahil insanları kandırabilecek bir
laf kalabalığından başka bir şey olamaz. Eğer zögürlüğün ve serbestliğin
koşulsuzca ifade edilmesi sanat ise PORNO filmler dünyanın en eşsiz sanat
eserleri olurlardı.

Demek ki; ortaya bir sanat çıkarmak hoşgörü ile alakalı değil, insanların
düşünce dünyasında bir farklı bakış açısını zamanın gidişatı içinde değeri
kaybolmayacka şekilde ortaya koyabilmektir. Bu durumda birilerinin kalkıp
Hz. İsa’yı müzikal yapması ne derecede sanattır bence tartışmaya gerek bile
yoktur ki kalkıp bunu İslam peygamberi içinde yapsalar vb. gibi hususları
tartışalım.

Yapmak isteyen varsa buyursun yapsın engel olan yok. İnsanların ona verdiği
değer zamanla yaptığı işin doğruluğunu ve hatasını ortaya çıkartacaktır.
Danimarkalı karikatüristin çizdiği sanat eserleri nerede şimdi, kimler hala
saygı ile o resimlere bakıp bir terakki elde ediyor bilemiyorum? Bu bakış
açısı sadece İslam ile alakalı bir konu olduğu için genel bir yaklaşım ve
anlayış meselesi olduğu için bu akdar uzun yazdım bunu da ayrıca
belirtmeliyim.

Özetle: Televizyonlara çıkıp kıçını akrep sokmuş eşekler gibi sallayan,
çıplaklık ile modernliği eş tutup afrikalı kabileler kadar modern olmayan
sonrada bu yaptıkları zibidileğe sanat adını veren tiplere, topluma ve
insanlığa yaptıkları bu hakaret için tarif edilmez bir öfke duyuyorum.

İnsan bu akdar basit bir varlık olamaz. İnsanın en değerli özelliğini;
düşünme gücünü elinden kimelr almış bunu iyi analiz etmek lazım.

Saygılarımla

deli-prof
——————————————————————

Kalıcı Bağlantı 5 Yorumlar

Next page »