Denizden gelen mektup Cezayir’i ağlattı
Cezayir halkı, Avrupa’da iş bulmak umuduyla kaçak gemiyle yola çıkan ancak denizin ortasında azgın sulara yenik düşen mültecinin sigara paketine yazdığı sözcüklere ağlıyor…

“Size ülkeden kaçmayı başardığımı söylemek isterdim. Maalesef, deniz bizi yutmaya çalışıyor. Siz iyi saatlerde olun. Ben Bay Derkuvani Lahdar.. Sevgili anneciğim.. Sağlığına dikkat et. Sevgili babacığım, sen de, kardeşlerim siz de.. Ahh.. Sonuçları öngöremeyen başarı olamaz.. Görüşmek üzere anne ve babacığım.. Siz benimi için dünyadan da değerlisiniz. Teşekkür ediyorum.. Üzgünüm…” Bu sözcükler, Cezayir sahillerinde sigara paketine yazıldıktan sonra plastik bir kaba sarılı bir şekilde bulunmuş bir mektuptan yapılan alıntılar… Bu dramatik sözler, denizin ortasında azgın dalgalara yenik düşüp ruhunu teslim ettikten sonra Avrupa cennetine gitme rüyaları kâbusa dönüşmüş Derkuvani’ye ait.
TimeTurk‘ün haberine göre, Derkuvani, Avrupa’da iş bulmak umuduyla yola çıkmış binlerce Cezayirli gençten sadece biri.. Fakirliğin hayatlarını çekilmez kıldığı, %30′lara çıkmış işsizlik oranının cehenneme çevirdiği hayatlarını son bir umutla kurtarmaya çalışan bir genç…
HARRAKA’LARIN ELİM SONU
Cezayir’de Avrupa’ya kanun dışı yollarla gitmek isteyen mültecilere “yakanlar anlamında Harraka diyorlar.. Kendilerini ‘cennet’e götürecek gemiye binmeden önce nüfus cüzdanlarını yaktıkları için bu ad konmuş.. Biraz da mecazi anlamda gemileri yaktıkları ve geriye dönüş alternatifini bütünüyle yok ettikleri için…
Ama bu kelimenin içerdiği bir başka gönderme var ki kaçak yollarla mülteci statüsü kazanmaya çalışan insanları bekleyen hazin sonu anlatıyor. Avrupa ülkeleri sahipleri çıkmadığı zaman güvenlik güçlerine kimliği belirsiz mültecilerin cesetlerini yakma izni veriyor. Kısacası kendi pasaportlarını yolculukları sırasında tanınmamak için yakan mülteciler kendilerinden geriye bir tek iz, bir mezar, bir taş parçası bile bırakmayarak sessiz sedasız bir protestoyla çekip gidiyorlar bu kahır dolu hayattan.. Bir mültecinin cenazesinin Avrupa’dan getirtilmesi için ise 3000 Avro civarında para harcamak gerekiyor. Bu meblağ ise fakir Cezayir ailelerinin tüm varlıklarını satıp borçlansalar bile ödeyemeyeceği rakamlar.

Derkuvani yazdığı mektubunda Cezayir’de yaşadığı hayatı bir cehenneme benzeterek bir Cezayir şarkısında olduğu gibi denizin balıklarının kendisini yutmasını fakirlik ve işsizliğin her geçen gün yiyip bitirmesine tercih ediyor. Cezayir’de %30′larda olan işsizlik, ülkenin özellikle kırsal kesimlerinde ve kentlerin banliyölerinde yaşayanların varoluşsal ıztıraplarından biri.. Her geçen yıl onlarca Cezayirli mülteci, hayallerindeki cennete ulaşmak için yaptıkları deniz yolculuklarından can veriyor.
Başka bir mültecinin yazdığı ve İtalya açıklarından gelen bir mektup ise tamamlanmamış yolculuğun ayrıntılarını ve artık dönmekten umudunu kesmiş Cezayirli gencin annesine duygularını aktarıyor: “Anneciğim, Sana fırtınanın ortasından yazıyorum. Beş Cezayirli arkadaşla birlikte avcı gemisinin içine girdim. Anlaşmamız İtalya karasularına girdiğimizde yüzmeye başlamamızdı. Şayet karaya ulaşırsak kurtulacaktık. Ancak fırtına bir saattir fena bastırdı. İtalya’ya ulaşamayacağımızı ve Cezayir’e dönemeyeceğimizi de biliyorum. Beni afet anne..Cehennemden kaçmak istedim. Sen bizim yaşadıklarımızı biliyorsun. Beni affet..Seni seven oğlun.. Ali…”
SEVGİLİM HAYAT
Üçüncü mektup ise ölüm yanı başında dans eden bir başka Cezayirli tarafından annesine ve sevgilisi “Hayat”a yazılmış: Deniz bir canavar gibi bizi yutmaya hazırlanıyor. Nerede olduğumuzu bilmiyorum. Anne babasının sözünü dinlemeyenin sonu bu olur..Ölürsem Allah’ın buluşuruz. Yaşarsam da görüşürüz. Kaçak mülteci olmak gerçekten zor. Yaşasın Cezayir..’Hayat’a benden selam söyleyin..”
AVRUPA’DAN GELEN GEMİLER
Avrupa’dan gelip de Cezayir limanlarına demirleyen gemiler, Avrupa’da daha iyi bir yaşam sürebilmek isteyen Cezayirli gençlerin iştahını kabartıyor.
25 yaşındaki Mahmut bu gençlerden biri.. Hemen hemen her gün liman civarında turladığını ve Avrupa’dan gelen gemileri gözetlediğini söylüyor.. Bu gemilerin Cezayirli zenginlere ve devlette köşebaşını tutmuş ağababalara eşya getirdiğini söyledikten sonra Mahmut, “Ben onları kıskanmıyorum.. Sadece ülkeyi terk etmek ve göç etmek istiyorum. Bu hayata artık tahammül edemiyorum..
Yetkilileri de şiddetle eleştiriyor ve sözlerini şöyle tamamlıyor Mahmut: “Gençlere iş vereceğiz diyorlar..Gerçekte ise bütün akan çeşmelerin başını tutan onlar.. Ülkenin sahip olduğu bütün zenginlikleri iri lokmalarla yutuyorlar..Bize ise iltica etmek ve denizlerde boğulmak kalıyor..Denizde boğulan gençleri kıskanıyorum..Cehennemden kurtuldular..”
İşte Cezayirli gençleri ölümlerinde bile rahat bırakmayan fakr-u zaruret, şekavet ve elem dolu hayatları..
Kaynak : http://yenisafak.com.tr/Aktuel/?t=27.03.2008&i=107901
Sevimli bir andıç denemesi
|
|
ETYEN MAHÇUPYAN |
21.09.2006 PERŞEMBE |
|
Andıçın ne olduğunu artık hepimiz biliyoruz… Bir devlet kurumunun tamamen uydurma bir ‘bilgi’den hareketle ve medyayı manipülatif bir biçimde kullanarak toplumu etkilemeye, hedef aldığı insan ve grupları ise suçlu konumuna itmeye çalışması… Daha ziyade askerlerin iltifat ettiği yöntemlerden biri gibi gözüken andıç, esas olarak ‘proaktif’ niteliğiyle bilinir. Geçmişte de asıl tartışılan, söz konusu kurumun sahte bilgi üreterek bilinçli olarak kötüye kullanması olmuştu. Ancak andıçın bir de ‘reaktif’ türü var ki onunla çok daha sık rastlaşıyoruz… Bu tür andıçlar yeni bir durum yaratmak için değil, ortaya çıkmış istenmeyen bir durumu telafi etmek için kullanılırlar. Dolayısıyla yöntem de tersine işler: Yani bürokratik mekanizma içinde üretilen sahte bir bilginin medyaya servis edilmesini değil, medya içinde üretilmiş gözüken bir bilginin bürokratik alkış altında topluma sunulmasını içerir. Tabii bunun için uygun medya organlarına ihtiyaç vardır; ama daha da kritik olarak, medya içinde bu tür işleri üstlenecek ‘deneyimli’ gazeteciler gerekir. Dolayısıyla gündemin ‘kritik’ hale geldiği, ülkenin demokratikleşmesinden yana olan insanların artıp güçlendiği her dönemde oportünist medya organlarına uygun insanların iliştirilmesi söz konusu olur. Sonra zamanı geldiğinde bu insanlara içerden bir ‘kaygı’ iletilir. Örneğin toplum PKK ile süregiden savaşın pek de anlamlı olmadığını düşünmeye başlamış olabilir. Bunca yıldır çözülemeyen bir sorunun varlığı, biraz da o sorunun çözülmek istenmeyişiyle bağdaştırılıyordur belki de. Toplum meselenin salt askerî tedbirler çerçevesi içinde ele alınmasının, sorunu kangren ettiğini nihayet fark etmiş de olabilir ve bu durumda kendi çocuklarının ölmesini kabullenmekte zorlanabilir. Çünkü her sağlıklı toplum gibi Türkiye halkı da fedakârlığı gerekli ve anlamlı olduğu ölçüde ve de akıllı bir yönlendirme altındayken yapmak ister. Dünyanın en ulvi amacı için bile olsa, sevdiğiniz insanların bir biçimde ölmelerini kabullenmek zordur. İşte böyle durumlarda ‘deneyimli’ bir gazeteci bulur, tüm bu gelişmeleri gayri meşru hale getirecek bir ‘bilgi’ ürettirebilirsiniz. Tabii ki en uygun çözüm gelişmekte olan bu yeni şuurun ‘gerçekte’ düşmanların planı olduğunu öne sürmek olacaktır. Böylece vatan haini pozisyonuna düşmek istemeyen ‘şuurlu’ vatandaşlarımız sözlerini yutacak, düşüncelerini kendi rızalarıyla sansür edecek ve devletimizin kanaatlerine biat edecektir. Ancak işin püf noktası ‘kaygı’nın devletten geldiğinin belli olmamasıdır. Bu nedenle ‘deneyimli’ gazeteci örneğin rüyasında gördüğü pir’inin işaretini takip ederek veya Başbakan’ın ses tonundan etkilenerek ‘gizli’ bilgiye, vatanın karşı karşıya olduğu ‘sinsi plana’ ulaşabilir. Başbakan’ın ses tonundan hareketle örneğin PKK’nın planı anlaşılır mı diye sormazsınız umarım… Çünkü gazetecinin ‘deneyimli’sinin işi zaten budur. Derken aynı gazeteci bir yazı yazıp aldığı binlerce destek mesajı için teşekkür eder… Ve nihayet devletimizin önemli simalarından biri de kendi teşekkürlerini gazeteciye sunar. Meğerse devlet de aynı bilgiye ulaşmıştır; ama herhalde biz üzülmeyelim diye açık etmemiştir. Bu vesile ile ‘deneyimli’ gazetecinin mahareti de teslim edilmiş olur. Sen adamın ses tonundan çık, en gizli ve sinsi planlara ulaş. Böyle gazetecilerimiz oldukça bu devletin sırtı yere gelmez valla… Böyle sevimli reaktif andıç örnekleri basın tarihimizin medar-ı iftiharıdır. Medyamız böylece kendi vatanseverliğini kanıtlamakla kalmaz, bürokrasi ile arasında hoş koalisyonlar da oluşturur ve bunu çeşitli alanlarda kullanır. Bu arada savaşa ne oldu diye sorarsanız, o tabii ki devam eder… Belki de barışın kendisi sinsi bir plandır da biz farkında değilizdir… 21.09.2006 e-posta adresi:e.mahcupyan@zaman.com.tr |
||
Şehit annesine kulak verin!
|
|
ŞAHİN ALPAY |
09.09.2006 CUMARTESİ |
|
PKK’nın hain saldırılarında şehit olan askerlerimizin acısı yüreğimizi dağlıyor. PKK’nın başımıza ördüğü kardeş kavgasında hayatlarını kaybeden gençlerimizin hepsi, hepimizi derinden üzüyor. PKK’nın menfur emirleriyle ölüme giden gençlerin haksız da olsa, yanlış da olsa, anlamsız da olsa, nihayet bir “ideal” uğruna; gönüllü olarak, bilerek ve isteyerek savaştıklarını ve can verdiklerini düşünebilirsiniz. PKK’nın hain pusularında hayatlarını kaybeden askerlerimiz için aynı şeyi söylemek mümkün mü?.. Onlar vatani, kanuni ve mecburi bir görev uğruna, büyük olasılıkla hiç tasvip etmedikleri bir kardeş kavgasına, istemeyerek kurban gidiyorlar… Ne hazin! Nuriye Akman’ın, şehit asteğmen Zeki Burak Okay’ın anne ve babasıyla yaptığı mülakatı okurken (Zaman, 7 Eylül 2006) bunları düşünmekten kendimi alamadım. Şehit asteğmen Zeki Burak Okay, benim öğrencim olmadı; ama ders verdiğim üniversitenin başka bir fakültesinden, bilgisayar mühendisi olarak mezun oldu. Onu okulun koridorlarında, çeşitli vesilelerle gördüğümü de anımsıyorum. Anne ve babasının söylediklerini büyük bir dikkatle okudum. Okurken aşağıdaki satırların altını çizdim. Annesi Neriman Okay şöyle diyor: “Ben savaşa, düşmanlığa karşı bir anne olduğum için oğlumu eline oyuncak silah vermeden büyüttüm… 23 yıl eli kalem tutmuş bir insanın 3 aylık eğitimle PKK’ya karşı gönderileceği hiç aklıma gelmedi… Ben oğlumu keşke gerçek bir savaşta kaybetseydim. Benim oğlum pisi pisine ölüme gönderildi… Ben onun için üzülüyorum… Daha çok vergi verelim. Daha çok silah alsınlar. Daha profesyonelce ordu yapsınlar. Ama bizim evlatlarımız pisi pisine gitmesin… Ben şehit annesi olduğum için övünmüyorum. Hiçbir zaman övünmeyeceğim. Benim isyanım ne askere, ne devlete. Oğlumun pisi pisine gitmesine isyanım. Bugüne kadar çocukları ölmüş anneler acılarını dile getiremediler. Ben öyle bir şehit annesi olmak istemiyorum…” Babası Sezai Okay diyor ki: “Ben vatan sağolsun demeyeceğim… Eğitimsiz çocuklar savaşa gönderilmesin diyorum, o kadar. Bu benim misyonum artık. Şehit ailesi dernekleri var. Buna benzer sivil toplum örgütleri var. Oralarda bunları dile getireceğim… Düşüneceğim başka neler yapabilirim diye. Bunu asla birilerini alt etmek, birilerini mahcup etmek, tökezletmek için değil, ülkemize faydamız olsun diye söylüyorum… Düşünün hayatı boyunca doğru dürüst koşmamış, top bile oynamamış bir çocuk komando eğitimi alıyor. Bedeni alışık değil ki ona. Uygun değil ki kişiliği ona… Benim yavrum beceremese de, bilmese de dimdik askerlik yaptı. Ama o hain pusulara cevap verecek güçte, tecrübede değildi…” Başbakan, “Askerlik yatma yeri değildir!..” diyerek yürekleri yanan bu insanları tersleyip rencide edeceğine söylediklerini can kulağıyla dinlemeli, söylediklerinden ders almalı. Askeri yetkililer de bugüne kadar hemen hemen kimsenin dile getirmeye (ne yazık ki) cesaret edemediği, ama (ne yazık ki) herkesin farkında olduğu soruna; yani yeterince eğitimi, hazırlığı olmayan, sıradan birliklerin PKK ile mücadelede görevlendirilmesi sorununa (yani, ne yazık ki, özünde insan hayatına gereğince kıymet verilmemesi sorununa) çare bulmak zorunda. Türkiye’de askeri yetkililer, maalesef hâlâ, görev alanlarına kesinlikle girmeyen konularda konuşmaktan geri durmuyorlar. Ama onlardan asıl duymak istediklerimiz, asıl görev alanlarına giren ve asıl ilgilenmeleri gereken bu konularda ne düşündükleri, bu alanlarda ne gibi önlemler almayı öngördükleri. Başbakan’dan beklediğimiz ise, “Keşke 1 Mart’ta Irak’a girseydik. Gitmeliydik. Gitmiş olsaydık bugünkü tablo olmazdı…” şeklinde, gerçeklerle en küçük bir ilgisi olmadığını hemen herkesin bildiği, Kuzey Irak’ı işgal suretiyle Türkiye’nin iç sorunlarına çare bulunabileceği ham hayalini yayan beyanlarda bulunmak yerine, bu anlamsız ve korkunç kardeş kavgasını sona erdirmek için toplumu dinlemesi, alınması gereken siyasi, sosyal ve ekonomik tedbirleri bulması ve uygulaması. 09.09.2006 e-posta adresi:s.alpay@zaman.com.tr |
||
Benzin fiyatlarının ekonomi politiği
ESER KARAKAŞ
08.07.2006 CUMARTESİ – Zaman Yorum
Benzin fiyatlarının ekonomi politiği
Türkiye benzin tüketicileri anlaşılan dünyanın en pahalı benzinini kullanmaya başladılar, basından izlediğim kadarı ile bir yıl içinde yapılan 18. zam gerçekleşmiş ve bir litre benzin 2 ABD Doları’nın üzerine çıkmış bulunuyor.
Satın alma güçleri Türkiyeli benzin tüketicileri ile zor kıyaslanabilecek yani çok daha yüksek ülkelerde bile benzin bize oranla çok daha ucuz ve bu durum son günlerde basının ve özellikle siyasal iktidara muhalif basının en çok sevdiği konu haline gelmiş bulunuyor.
Benzin fiyatlarının 2 dolar barajını aşması karşısında toplumun çeşitli kesimlerinden tepkiler gelmeye başladı ve söz konusu tepkilerin bir bölümünün sempatik olduğunu da kabullenmek gerekiyor. Bir radyo kanalının örgütlediği ve sabah saatlerinde uygulanan bir protesto biçimi var ki doğrusu başka konulara da keşke toplum böyle tepki verse diye insan düşünmüyor değil.
Radyo sunucusunun sabah saatlerinde trafikte araba kullanan dinleyicilerine eşanlı korna çaldırması doğrusu sempatik bir tepki biçimi; o anda o radyoyu dinlemeyen diğer sürücülerin ne düşündüğünü düşünüyor ve gülümsüyorum. Bu şirin tepki biçimine iddiaya göre bazı yerlerde polisler ve belediye araçları dahi katılmışlar ki bu işi daha da şirin yapıyor.
İşin aslını görmek lazım…
Ancak; Türkiye’de uygulanagelen çok yüksek benzin fiyatlarının bir zorunluluktan ve üstelik siyasal bir zorunluluktan geldiğini de görmemiz ve tepki ve yorumlarımızı da bu doğrultuda yapmamız gerektiğine inanıyorum.
Mevcut 2 ABD Doları düzeyine yaklaşan benzin pompa fiyatlarının çok büyük bir bölümünün vergiden oluştuğunu ve yüksek benzin fiyatı uygulamasının bir tür dolaylı vergilendirme olduğunu herkes biliyor.
İktisatçı tabiri ile benzin talep esnekliği çok düşük yani adeta fiyatı ne olur ise tüketilecek bir mal olduğu için benzin fiyatı üzerinden salınan bir dolaylı verginin de verimi çok yüksek oluyor ve maliye haklı olarak bu tür vergileri çok seviyor. Benzin tüketicilerinin yapabilecekleri yegane şey mazota dönmek ki burada kaçış pek yok; benzin fiyatları nedeni ile Türk sürücünün araba kullanmaktan vazgeçmesini ya da daha az araba kullanmasını beklemek de pek gerçekçi değil.
Sokaklarda dolaşan savaş tipi jipleri, sayısız son model Mercedes ya da BMW’yi gördükçe benzin fiyatlarının araba kullanmaktan caydırma etkisinin çok yüksek olmayacağını görmek için iktisatçı olmaya gerek yok.
Maliyenin bir tür dolaylı vergi olarak benzin fiyatlarını kullanmasının temel nedeni diğer daha normal gibi gözüken vergi türlerinin ülkemizdeki veriminin çok düşük olması.
Türkiye’de dolaysız vergileri yani mesela Gelir Vergisi’ni düşük, mesela yüzde yirmi gibi tek bir oranda ama tabana yaygın olarak uygulayabilsek, yani son senelerin moda deyimi ile vergiyi makul ve caydırıcı olmayan bir oran ile tabana yayabilsek, dolaylı vergiler alanında alıcı ile satıcının Hazine aleyhine ittifak gerçekleştirerek vergi kaçağı oluşmasına engel olabilsek bu kadar yüksek fiyatla benzin tüketmek zorunda kalmayacağımız açık.
Benzin vergisi doğru bir vergi olabilir
Benzin nedeni ile gazetelerin manşetine fırlayan bu konunun aslında tüm enerji fiyatları için geçerli olduğunu enerji kullanan herkes iyi biliyor. Ama burada da yine aynen benzin fiyatlarında olduğu gibi vergi sisteminin normal kanallarının işlememesi yüksek enerji fiyatlamasının temel ve kaçınılmaz nedeni. Üstelik daha yaygın enerji alanında kayıt dışı ekonominin çok büyük oranda hala mevcudiyetini sürdürmesi kayıt dışının vergilendirilmesinin yegane yolu yüksek enerji fiyatı ama bu tür bir verginin rekabet bozucu sonuçları da ortada.
Enerjiyi de kaçak olarak kullanan kesim için zaten söyleyecek pek lafımız da yok.
Hakaniyet meselesi de karışık… Meselenin hakkaniyet yanı da biraz karışık zira benim çok merak ettiğim bir konu sabahları köprü yollarında benzin fiyatlarını protesto eden sürücülerin maliye ile olan ilişkisi. Altlarında çok pahalı arabalar bulunan ve hatta görgüsüzlüklerinden savaş arabalarını kent içinde süren bir kesimin dolaysız vergi mükellefiyeti biçimini doğrusu bilmek ister idim; vergi kaçıran, fiş ve fatura kesme konusunda isteksiz davranan birilerinin maliyenin zorunlu olarak gittiği bu vergileme yöntemini protesto etmesi de ilginç.
Doğal olarak burada kazığı maliye ile olan ilişkilerini düzgün götüren ve üstüne de yüksek benzin vergisi ödeyen kesim yiyor ama bu kesimin çok azınlıkta olduğunu maliye demografisi ile ilişkili olanlar çok iyi biliyor.
Meselenin özünün de siyasi olduğuna kanımca kuşku yok, açmaya çalışacağım. İşin zorluğunu ve sevimsizliğini maliye de biliyor ama maliye dediğimiz de özünde başında siyasi otorite olan bir örgüt ve benzin vergilemesinin ülkemizde zorunlu olmasının altında verginin siyasi nedenlerden tabana yayılamamasının yattığını da hepimiz biliyoruz.
Siyasi otorite 1925’ten beri tarım kesimini vergileyemiyor, küçük esnafı kayıt altına alamıyor, aldığının üzerine de gerçek usulde vergi salamıyor ise benzin vergilemesinin nihai analizde kaçınılmaz olduğunu bilmek lazım.
Taksici esnafını dahi teknik olarak çok kolay iken gerçek usulde vergilendiremeyen bir siyasi otoritenin verimi çok yüksek benzin vergilemesine yönelmesini de anlamak lazım. İşin daha da ilginç yanı benzin vergisinin doğru yani verimli ve hakkaniyetli olabilme ihtimalinin çok yüksek olması. Ülkemizde araba kullanımının yaygınlığına rağmen oranlar hâlâ AB ülkelerinin çok altında yani hâlâ özel araba bir zenginlik simgesi.
Benzin tüketiminin de arabanın büyüklüğüne göre arttığını bildiğimiz için benzin vergisinin artan oranlı bir yanı da mevcut, yani daha lüks ve büyük araba kullanan daha çok benzin vergisi ödüyor, bu anlamda benzin vergisi adaletli bir vergi olarak da görülebilir.
Benzin vergisini eleştiren sorumlu kesimin verginin tabana nasıl yayılabileceğini de siyaseten ve belki de biraz teknik açıdan açıklaması gerekiyor.
Gerisi boş laf.
08.07.2006
Dünyayı ağLatan karikatür
Lübnan Katliamı 2006
Filistin ve antisemitizm
|
|
ALİ BULAÇ |
09.07.2006 PAZAR |
|
Filistin sorununun görünürde beş noktada toplandığı düşünülür: 1) İsrail’in toprak işgali. Bugün tarihi Filistin topraklarının ancak yüzde 22’si Filistinlilerin elinde, bunların üzerinde de hükümran olarak yaşamıyorlar; 2) 2,5 milyon Filistinli mültecinin trajik durumu; 3) Dünyanın çeşitli ülkelerinden getirtilmiş Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilerin evlerine, bağ bahçelerine yerleştirilmesi; mal ve mülklerinin çalınması ve Filistinlilerin sistemli bir biçimde etnik arındırmaya tabi tutulması; 4) Kudüs’ün nihai anlamda statüsü; 5) Mescid-i Aksa’nın yıktırılıp yerine Süleyman Mabedi’nin yaptırılmak istenmesi. Bu beş sorun çözülmedikçe Ortadoğu, İslam dünyası ve elbette dünyanın ana sorunu veya asıl deyimiyle “sorunların anası Filistin” sorunu çözülmeyecek. Nihai anlamda bu beş sorunun nasıl bir çerçevede çözüleceğini şimdiden tam olarak bilemiyoruz. Ancak şu anda bütün dünya “İsrail’i tanıyın” diye Filistinlilere baskı yapıyor. Filhakika Hamas dahil, Arapların ve Müslüman ülkelerin neredeyse tamamı zımnen İsrail’i tanımış durumda. İstenenler şunlar: a) İsrail, 1967’de işgal ettiği toprakları boşaltsın. Bu demektir ki, 1948’den sonra işgal ettiği topraklar artık onundur. b) Mültecilerin geri dönmesine izin verilsin, çalınan mal ve mülkler sahiplerine iade edilsin. c) Doğu Kudüs, Filistin devletinin başkenti ilan edilsin (Bu demektir ki artık Kudüs’ün tamamı üzerinde hak iddia etmekten vazgeçilmiş.) Bu üç noktayla Hamas’ın da yetineceğini bilmeyen yok. Bu, temel bir gerçektir; ama İsrail’in savaş makinesi kadar güçlü olan propaganda makinesi, Filistinlilerin ve Arapların a) Antisemitik olduklarını, b) İsrail’i güvenli sınırlar içinde tanımayıp haritadan silmek istediklerini ve c) Terörist, vahşi bir güruh olduklarını tekrarlayıp duruyor. Maalesef bu propagandaya inanan nice insan var. Bugün bu antisemitizm konusunda İsrail’in ve onu kayıtsız şartsız destekleyen Batı’nın nasıl bir ikiyüzlülük ve anlam çarpıtması içinde olduğuna işaret etmeye çalışacağım. Başlangıçta şunu söyleyelim ki, hiçbir Arap (Türk, Kürt, Paki, Fars, Malay vb.) eğer dininin değerlerini iyi biliyorsa antisemitik olamaz. Antisemitizm İslamiyet’te haramdır. Çünkü bir topluluğu dininden veya etnik kökeninden dolayı lanete mahkum etmek, aşağılamak, birtakım haksızlıklara ve mağduriyetlere uğratmak büyük bir suçtur. Bu çerçevedeki antisemitizm Batı’ya aittir. Ancak bugün İsrail, “antisemitizmden, Siyonizm’e karşı olmak ve bir ulus devlet olarak İsrail’in hukuksuzluklarına, cinayetlerine, işgal ve işkencelerine ses çıkarmamayı” anlamamızı istiyor. Bu anlamda kim İsrail’in gözünün üstünde kaşı var diyecek olsa anında antisemitik ilan edilir. İsrail, bu sayede, bütün dünya milletleri için geçerli olan her norm, kural ve hukuki bağlayıcılıktan kendini muaf tutabiliyor, göz göre göre bir halkı kırıma uğratıyor. Antisemitizmi onu tarih sahnesine çıkartan hakiki anlamına irca etmemiz gerekir. Yani semitik olan bir topluluğun sırf Sami ırkından geliyor diye aşağılanması ve bazı haksızlıklara uğratılmasının suç ilan edilmesi. Tabii ki burada ince bir nokta var. O da şudur: Sadece Yahudiler değil, Filistinliler ve Araplar da Sami ırkından gelmektedir. Bizim kökenimiz birdir ve hatta İbn Haldun’un evrensel terimlerini kullanmak gerekirse biz bütün Müslümanlar “neseb” bakımından değil, “sebep” bakımından birbirimize bağlıyız ki, bizim atamız Hz. İsmail’dir; Hz. İsmail, İbrahim aleyhisselamın ilk oğludur. Ondan sonra Sara’dan doğan Hz. İshak, Yahudilerin atasıdır. O halde en başta Araplar ve Yahudiler amca çocuklarıdır. Hepimiz Semitik kökenden geliyoruz. Ancak başka vesilelerle ifade ettiğim üzere, Yahudi inanışına göre Sara, özgür ve efendi idi, hatta Tanrı’nın kızı bir kraliçe idi. Hz. İsmail’in annesi Hacer ise Mısırlı bir cariye idi -bir rivayete göre de siyahi idi-. O halde Hz. İsmail ve çocukları ikinci sınıf insan grubunu teşkil eder; onların hakları Hz. İshak ve çocuklarınkilerle aynı seviyede tutulamaz. Şimdi soruyoruz: Bu apaçık bir ayrımcılık ve antisemitizm değil mi? İsrail, bu dini-tarihi gerekçeden hareketle Filistinlilere kan kusturuyor; dünya susuyor. Peki, bu tür dini/ırkçı belirlemeleri çoktan kültür dünyasından çıkarttığı iddia edilen Batı (Avrupa ve ABD) nasıl bu antisemitizme hiç ses çıkarmıyor? 09.07.2006 e-posta adresi:a.bulac@zaman.com.tr |
||
İki farklı Türkiye…
![]() |
Ali BAYRAMOĞLU alibayramoglu@tnn.net |
|
|
|
İki farklı Türkiye…
DYP lideri Mehmet Ağar meydanlarda dolaştıkça hitabet kabiliyetini geliştiriyor. Geçmişine yönelik soruları eskiye oranla daha ustalıkla atlatmayı öğrenmiş görünüyor…
Ama her halde meydan ve yaklaşan seçimler heyecanı olsa gerek, eteğindeki "gizli tutmaya" çalıştığı taşlar da ortaya dökülüyor…
MHP'yle girdiği milliyetçilik yarışında, bu partinin genel başkanı (diline, bakışına tümüyle ters düşsek de milliyetçi hareketi ehlileştiren adam olduğunu itiraf etmekten geri kalmadığımız) Devlet Bahçeli'yi isim vermeden şöyle eleştiriyordu:
"Birileri nutuk atarken, biz kurşun atıyorduk. Şimdi o nutuk atan mı milliyetçilik dersi verecek?.. Keşke bizden daha milliyetçisi olsa da ders alsak"…
Ne isabet!
Tam isabet!
Hem de Şemdinli kararının çıktığı şu günlerde…
Van Ağır Ceza Mahkemesi'nin 'devlet içi çete iddianamesi' üzerinden "devlet için çete hükmünü" düştüğü şu günlerde…
Her halde Ağar bunların prim yapacağını, bunlardan oy alacağını düşünüyor olmalı ki, "milliyetçilik ve silah (şiddet) arasındaki ilişkiyi açık bir şekilde telaffuz ediyor, nutuk ve sözle iyi ve etkili milliyetçilik olamayacağını açığa vuruyor"…
Her halde haklı ve açık olduğu nadir konulardan birisi bu. Yani şiddetle milliyetçilik, bir adım daha ileri gidelim milliyetçilik ile devletçilik, şiddet ile devletçilik arasındaki ilişki…
Bu ilişkinin üzerinde uzun uzadıya durmaya değer.
Ama bunu şimdilik erteleyelim…
Ağar'ı takibi sürdürelim…
Bu konuda tescilli eski bir devlet memurudur, DYP'nin Genel Başkanı…
Haluk Kırcı ve Abdullah Çatlı'ya devlet tarafından verilen Uzi suikast silahlarıyla ilgili olarak mahkemenin sorusuna şu yanıtı veren de Mehmet Ağar'dı:
"İlgili yazınızda bahsi geçen Korkut Eken'e, genel müdürlüğüm sırasında gizli bir görev verdiğim ve bahse konu silahların bu amaçla kullanıldığı tarafımdan bilinmektedir. Konu TCK'nın 132-137. maddeleri uyarınca devlet sırrı kapsamında değerlendirildiğinden, durumu bilgilerinize sunarım…"
Ağar 1997'nin Ekim ayında TBMM'de dokunulmazlığının kaldırılması tekrar gündeme geldiğinde ise milletvekillerine şöyle diyordu:
"Ne yaptıysam askerin ve üst düzey devlet görevlilerinin bilgisi dahilinde yaptım…"
Ağar, Susurluk günleri hakkında konuşmayı hâlâ reddediyor…
Ve bu sicille Türkiye'nin en büyük kitle partilerinden birisinde genel başkanlığını sürdürüyor…
Peki nasıl temizlenecek bu sistem?
Merceği sadece askere, orduya odaklayıp bakmak yeterli mi?
Kirli işler dünyanın her yerinde olabilir…
Demokratik hukuk sistemlerinin, demokrasi fikrini sindirmiş kamuoylarının diğerlerinden farkı, bu kirli işleri ortaya çıkaran yapılarıdır. Maddi ve manevi olarak cezalandırma mekanizmalarına sahip olmalarıdır…
Ağar gibi şaibeli işlere karışmış bir isim bu tür ülkelerde kanıt yetersizliğiyle veya başka bir gerekçeyle mahkum olmamışsa eğer, en fazla evinin bahçesinde "gül budar" durumda olurdu…
Darbeciler başka ülkelerde hapishane koridorlarını voltalarken, bizde askeri törenlerle toprağa veriliyor ya da yaşıyorlarsa, siyaset bilgesi muamelesi görüyorlarsa sorun büyüktür…
Türkiye'nin asli sorunlarından birisi budur zaten…
Şemdinli kararı bir yana Ağar bir yana…
Sarıkaya bir yana Büyükanıt bir yana…
Adliye bir yana Yüksek Hakim ve Savcılar Kurulu bir yana…
İki farklı Türkiye…





