Benzin fiyatlarının ekonomi politiği
ESER KARAKAŞ
08.07.2006 CUMARTESİ – Zaman Yorum
Benzin fiyatlarının ekonomi politiği
Türkiye benzin tüketicileri anlaşılan dünyanın en pahalı benzinini kullanmaya başladılar, basından izlediğim kadarı ile bir yıl içinde yapılan 18. zam gerçekleşmiş ve bir litre benzin 2 ABD Doları’nın üzerine çıkmış bulunuyor.
Satın alma güçleri Türkiyeli benzin tüketicileri ile zor kıyaslanabilecek yani çok daha yüksek ülkelerde bile benzin bize oranla çok daha ucuz ve bu durum son günlerde basının ve özellikle siyasal iktidara muhalif basının en çok sevdiği konu haline gelmiş bulunuyor.
Benzin fiyatlarının 2 dolar barajını aşması karşısında toplumun çeşitli kesimlerinden tepkiler gelmeye başladı ve söz konusu tepkilerin bir bölümünün sempatik olduğunu da kabullenmek gerekiyor. Bir radyo kanalının örgütlediği ve sabah saatlerinde uygulanan bir protesto biçimi var ki doğrusu başka konulara da keşke toplum böyle tepki verse diye insan düşünmüyor değil.
Radyo sunucusunun sabah saatlerinde trafikte araba kullanan dinleyicilerine eşanlı korna çaldırması doğrusu sempatik bir tepki biçimi; o anda o radyoyu dinlemeyen diğer sürücülerin ne düşündüğünü düşünüyor ve gülümsüyorum. Bu şirin tepki biçimine iddiaya göre bazı yerlerde polisler ve belediye araçları dahi katılmışlar ki bu işi daha da şirin yapıyor.
İşin aslını görmek lazım…
Ancak; Türkiye’de uygulanagelen çok yüksek benzin fiyatlarının bir zorunluluktan ve üstelik siyasal bir zorunluluktan geldiğini de görmemiz ve tepki ve yorumlarımızı da bu doğrultuda yapmamız gerektiğine inanıyorum.
Mevcut 2 ABD Doları düzeyine yaklaşan benzin pompa fiyatlarının çok büyük bir bölümünün vergiden oluştuğunu ve yüksek benzin fiyatı uygulamasının bir tür dolaylı vergilendirme olduğunu herkes biliyor.
İktisatçı tabiri ile benzin talep esnekliği çok düşük yani adeta fiyatı ne olur ise tüketilecek bir mal olduğu için benzin fiyatı üzerinden salınan bir dolaylı verginin de verimi çok yüksek oluyor ve maliye haklı olarak bu tür vergileri çok seviyor. Benzin tüketicilerinin yapabilecekleri yegane şey mazota dönmek ki burada kaçış pek yok; benzin fiyatları nedeni ile Türk sürücünün araba kullanmaktan vazgeçmesini ya da daha az araba kullanmasını beklemek de pek gerçekçi değil.
Sokaklarda dolaşan savaş tipi jipleri, sayısız son model Mercedes ya da BMW’yi gördükçe benzin fiyatlarının araba kullanmaktan caydırma etkisinin çok yüksek olmayacağını görmek için iktisatçı olmaya gerek yok.
Maliyenin bir tür dolaylı vergi olarak benzin fiyatlarını kullanmasının temel nedeni diğer daha normal gibi gözüken vergi türlerinin ülkemizdeki veriminin çok düşük olması.
Türkiye’de dolaysız vergileri yani mesela Gelir Vergisi’ni düşük, mesela yüzde yirmi gibi tek bir oranda ama tabana yaygın olarak uygulayabilsek, yani son senelerin moda deyimi ile vergiyi makul ve caydırıcı olmayan bir oran ile tabana yayabilsek, dolaylı vergiler alanında alıcı ile satıcının Hazine aleyhine ittifak gerçekleştirerek vergi kaçağı oluşmasına engel olabilsek bu kadar yüksek fiyatla benzin tüketmek zorunda kalmayacağımız açık.
Benzin vergisi doğru bir vergi olabilir
Benzin nedeni ile gazetelerin manşetine fırlayan bu konunun aslında tüm enerji fiyatları için geçerli olduğunu enerji kullanan herkes iyi biliyor. Ama burada da yine aynen benzin fiyatlarında olduğu gibi vergi sisteminin normal kanallarının işlememesi yüksek enerji fiyatlamasının temel ve kaçınılmaz nedeni. Üstelik daha yaygın enerji alanında kayıt dışı ekonominin çok büyük oranda hala mevcudiyetini sürdürmesi kayıt dışının vergilendirilmesinin yegane yolu yüksek enerji fiyatı ama bu tür bir verginin rekabet bozucu sonuçları da ortada.
Enerjiyi de kaçak olarak kullanan kesim için zaten söyleyecek pek lafımız da yok.
Hakaniyet meselesi de karışık… Meselenin hakkaniyet yanı da biraz karışık zira benim çok merak ettiğim bir konu sabahları köprü yollarında benzin fiyatlarını protesto eden sürücülerin maliye ile olan ilişkisi. Altlarında çok pahalı arabalar bulunan ve hatta görgüsüzlüklerinden savaş arabalarını kent içinde süren bir kesimin dolaysız vergi mükellefiyeti biçimini doğrusu bilmek ister idim; vergi kaçıran, fiş ve fatura kesme konusunda isteksiz davranan birilerinin maliyenin zorunlu olarak gittiği bu vergileme yöntemini protesto etmesi de ilginç.
Doğal olarak burada kazığı maliye ile olan ilişkilerini düzgün götüren ve üstüne de yüksek benzin vergisi ödeyen kesim yiyor ama bu kesimin çok azınlıkta olduğunu maliye demografisi ile ilişkili olanlar çok iyi biliyor.
Meselenin özünün de siyasi olduğuna kanımca kuşku yok, açmaya çalışacağım. İşin zorluğunu ve sevimsizliğini maliye de biliyor ama maliye dediğimiz de özünde başında siyasi otorite olan bir örgüt ve benzin vergilemesinin ülkemizde zorunlu olmasının altında verginin siyasi nedenlerden tabana yayılamamasının yattığını da hepimiz biliyoruz.
Siyasi otorite 1925’ten beri tarım kesimini vergileyemiyor, küçük esnafı kayıt altına alamıyor, aldığının üzerine de gerçek usulde vergi salamıyor ise benzin vergilemesinin nihai analizde kaçınılmaz olduğunu bilmek lazım.
Taksici esnafını dahi teknik olarak çok kolay iken gerçek usulde vergilendiremeyen bir siyasi otoritenin verimi çok yüksek benzin vergilemesine yönelmesini de anlamak lazım. İşin daha da ilginç yanı benzin vergisinin doğru yani verimli ve hakkaniyetli olabilme ihtimalinin çok yüksek olması. Ülkemizde araba kullanımının yaygınlığına rağmen oranlar hâlâ AB ülkelerinin çok altında yani hâlâ özel araba bir zenginlik simgesi.
Benzin tüketiminin de arabanın büyüklüğüne göre arttığını bildiğimiz için benzin vergisinin artan oranlı bir yanı da mevcut, yani daha lüks ve büyük araba kullanan daha çok benzin vergisi ödüyor, bu anlamda benzin vergisi adaletli bir vergi olarak da görülebilir.
Benzin vergisini eleştiren sorumlu kesimin verginin tabana nasıl yayılabileceğini de siyaseten ve belki de biraz teknik açıdan açıklaması gerekiyor.
Gerisi boş laf.
08.07.2006
Dünyayı ağLatan karikatür
Serdar’a Mektup
ekşi sözlüğe serdar ortaç yazdım 4. sayfadaki 93 no daki şu edebiyat kopardı
beni paylaşayım dedim.
“
kendisine şu şekilde bir mektup yazmayı istedigim sanatçı.
“sevgili serdar,
dün işten çıktım, minibüse atlayıp arkadaşlarımla buluşmak üzere yola
koyuldum. minibüs tıka basa doluydu. arka beşlinin en sağına oturdum. sonra
önüme, minibüse elinde bir çuvalla binmiş bir amca geldi. kan ter içinde,
çuval devrilmesin diye uğraşıyor, bir yandan da son sürat giden minibüste
ayakta kalmaya uğraşıyordu. onun bu çabasını izlerken, stresten beni de ter
bastı. gerçi onu izlemesem de ter basardı zira minibüs mikrodalga fırın
sıcaklığındaydı. paralar elden ele uzatıldı, sırası gelen minibüsten indi,
çuvallı amca da indi, pazar filesindeki domatesler raflardaki yerlerine
giderken tedirginlik içerisindeydiler. minibüsün boktan amortisörleri
sağolsun, her çukurda kafamız tavana vuracakmıçasına zıplıyorduk. aklıma
macerayı seven adamın trampleni geldi. içimden güldüm.
bunları bana niye anlatıyorsun diyeceksin, anlatayım serdarcığım. minibüste
tüm bunlar olurken jane fonda senin şarkılarından biri çalıyordu. hani şu
mesajlarını sileceğini beyan eden eski sevgilin midir artık her kimse, ona
yazdığın. kimse farkında mıydı bilmiyorum ama tüm o işkence içerisinde senin
gönül mevzularınla da içiçeydik.
sonra gözlerimi kapayıp düşündüm bir an. hayır gözlerimi hakkaten kapamadım
tabii ki, minibüste bu tür avrupa bağımsız sinemasından fırlamış sahneler
hoş karşılanmayabilirdi. neyse, düşündüm ki isveç’ teyim. düşündüm ki az
önce ayrıldığım iş yerine sevdiğim bambaşka bir işte çalışıyorum, arabam var
minibüs kullanmıyorum. arabanın klimasını geçtim, isveç ekvatordan çok uzak
be serdar, orası böle sıcak da yapmaz, terlemeden eve varırım. isveç’ te
elinde çuvalla gezinen bi amca düşünebiliyor musun serdar? ben
düşünemiyorum. ama ne yapalım be serdarcığım bizim de habitatımız bu,
minibüsteki ter kokularıyla, tavandan sarkan garip yaratıklarla, minibüsün
arkasındaki “gecelerin yargıcı” yazısıyla, bozuk amortisörlerle varız biz.
sözlerimi sakın zügürt tesellisi olarak değerlendirmeyesin ha. bak
değerlendiriyorsun demiyorum, değerlendirebilirsin diyorum.
neyse kafan karışmasın serdar, sana açıkça bi şeyi söyliyim ki isveçlileri
tek kıskandığım nokta tamamının senden bihaber olarak hayatlarına devam
etmeleri. ne o çok yakışıklı sandığın, tripten tribe sokarken insanı en az
çuval taşıyan amca kadar strese sokan yüzünü görüyorlar, ne de ekolayzır
göstergesinin bile işleyişini aksatabilecek sesini duyuyorlar. sağa sola
sallanan kameralarla, sularda çektiğin, yılanlar gibi kıvrıldığın kliplerini
de ancak uydu antenleri çok bozulduğunda, kanal yanlışlıkla kral tv yi
çektiğinde, kumanda uzaktaysa seyretme ihtimalleri var ki sen kafanı yorma
serdar ben sana söyliyim o ihtimal sıfıra yakın. şu isveçliler ne şanslı
insanlar değil mi be serdar…
serdarcığım mektubuma burada son verirken sana sanat yaşamında başarılar
dilemiyorum çünkü zaten çok başarılısın. güzel ülkemizin ekonomisine
teşekkürler, bu işsizlik oranında senin gibi, çelik gibi, doğuş gibi, avni
küpeli gibi, ismail er gibi değerli insanları harcamıyor, bulup istihdam
ediyor ceplerine para koyuyor. sen olmasan biz ne yapardık be serdar?
bir gün özür dilersem belki huzur bulacakmış
aman hiç bir şey bulma canıma minnet…”
(kalashnikov, 22.07.2004 11:46 ~ 23.07.2004 15:09)
Lübnan Katliamı 2006
Filistin ve antisemitizm
|
|
ALİ BULAÇ |
09.07.2006 PAZAR |
|
Filistin sorununun görünürde beş noktada toplandığı düşünülür: 1) İsrail’in toprak işgali. Bugün tarihi Filistin topraklarının ancak yüzde 22’si Filistinlilerin elinde, bunların üzerinde de hükümran olarak yaşamıyorlar; 2) 2,5 milyon Filistinli mültecinin trajik durumu; 3) Dünyanın çeşitli ülkelerinden getirtilmiş Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilerin evlerine, bağ bahçelerine yerleştirilmesi; mal ve mülklerinin çalınması ve Filistinlilerin sistemli bir biçimde etnik arındırmaya tabi tutulması; 4) Kudüs’ün nihai anlamda statüsü; 5) Mescid-i Aksa’nın yıktırılıp yerine Süleyman Mabedi’nin yaptırılmak istenmesi. Bu beş sorun çözülmedikçe Ortadoğu, İslam dünyası ve elbette dünyanın ana sorunu veya asıl deyimiyle “sorunların anası Filistin” sorunu çözülmeyecek. Nihai anlamda bu beş sorunun nasıl bir çerçevede çözüleceğini şimdiden tam olarak bilemiyoruz. Ancak şu anda bütün dünya “İsrail’i tanıyın” diye Filistinlilere baskı yapıyor. Filhakika Hamas dahil, Arapların ve Müslüman ülkelerin neredeyse tamamı zımnen İsrail’i tanımış durumda. İstenenler şunlar: a) İsrail, 1967’de işgal ettiği toprakları boşaltsın. Bu demektir ki, 1948’den sonra işgal ettiği topraklar artık onundur. b) Mültecilerin geri dönmesine izin verilsin, çalınan mal ve mülkler sahiplerine iade edilsin. c) Doğu Kudüs, Filistin devletinin başkenti ilan edilsin (Bu demektir ki artık Kudüs’ün tamamı üzerinde hak iddia etmekten vazgeçilmiş.) Bu üç noktayla Hamas’ın da yetineceğini bilmeyen yok. Bu, temel bir gerçektir; ama İsrail’in savaş makinesi kadar güçlü olan propaganda makinesi, Filistinlilerin ve Arapların a) Antisemitik olduklarını, b) İsrail’i güvenli sınırlar içinde tanımayıp haritadan silmek istediklerini ve c) Terörist, vahşi bir güruh olduklarını tekrarlayıp duruyor. Maalesef bu propagandaya inanan nice insan var. Bugün bu antisemitizm konusunda İsrail’in ve onu kayıtsız şartsız destekleyen Batı’nın nasıl bir ikiyüzlülük ve anlam çarpıtması içinde olduğuna işaret etmeye çalışacağım. Başlangıçta şunu söyleyelim ki, hiçbir Arap (Türk, Kürt, Paki, Fars, Malay vb.) eğer dininin değerlerini iyi biliyorsa antisemitik olamaz. Antisemitizm İslamiyet’te haramdır. Çünkü bir topluluğu dininden veya etnik kökeninden dolayı lanete mahkum etmek, aşağılamak, birtakım haksızlıklara ve mağduriyetlere uğratmak büyük bir suçtur. Bu çerçevedeki antisemitizm Batı’ya aittir. Ancak bugün İsrail, “antisemitizmden, Siyonizm’e karşı olmak ve bir ulus devlet olarak İsrail’in hukuksuzluklarına, cinayetlerine, işgal ve işkencelerine ses çıkarmamayı” anlamamızı istiyor. Bu anlamda kim İsrail’in gözünün üstünde kaşı var diyecek olsa anında antisemitik ilan edilir. İsrail, bu sayede, bütün dünya milletleri için geçerli olan her norm, kural ve hukuki bağlayıcılıktan kendini muaf tutabiliyor, göz göre göre bir halkı kırıma uğratıyor. Antisemitizmi onu tarih sahnesine çıkartan hakiki anlamına irca etmemiz gerekir. Yani semitik olan bir topluluğun sırf Sami ırkından geliyor diye aşağılanması ve bazı haksızlıklara uğratılmasının suç ilan edilmesi. Tabii ki burada ince bir nokta var. O da şudur: Sadece Yahudiler değil, Filistinliler ve Araplar da Sami ırkından gelmektedir. Bizim kökenimiz birdir ve hatta İbn Haldun’un evrensel terimlerini kullanmak gerekirse biz bütün Müslümanlar “neseb” bakımından değil, “sebep” bakımından birbirimize bağlıyız ki, bizim atamız Hz. İsmail’dir; Hz. İsmail, İbrahim aleyhisselamın ilk oğludur. Ondan sonra Sara’dan doğan Hz. İshak, Yahudilerin atasıdır. O halde en başta Araplar ve Yahudiler amca çocuklarıdır. Hepimiz Semitik kökenden geliyoruz. Ancak başka vesilelerle ifade ettiğim üzere, Yahudi inanışına göre Sara, özgür ve efendi idi, hatta Tanrı’nın kızı bir kraliçe idi. Hz. İsmail’in annesi Hacer ise Mısırlı bir cariye idi -bir rivayete göre de siyahi idi-. O halde Hz. İsmail ve çocukları ikinci sınıf insan grubunu teşkil eder; onların hakları Hz. İshak ve çocuklarınkilerle aynı seviyede tutulamaz. Şimdi soruyoruz: Bu apaçık bir ayrımcılık ve antisemitizm değil mi? İsrail, bu dini-tarihi gerekçeden hareketle Filistinlilere kan kusturuyor; dünya susuyor. Peki, bu tür dini/ırkçı belirlemeleri çoktan kültür dünyasından çıkarttığı iddia edilen Batı (Avrupa ve ABD) nasıl bu antisemitizme hiç ses çıkarmıyor? 09.07.2006 e-posta adresi:a.bulac@zaman.com.tr |
||
İki farklı Türkiye…
![]() |
Ali BAYRAMOĞLU alibayramoglu@tnn.net |
|
|
|
İki farklı Türkiye…
DYP lideri Mehmet Ağar meydanlarda dolaştıkça hitabet kabiliyetini geliştiriyor. Geçmişine yönelik soruları eskiye oranla daha ustalıkla atlatmayı öğrenmiş görünüyor…
Ama her halde meydan ve yaklaşan seçimler heyecanı olsa gerek, eteğindeki "gizli tutmaya" çalıştığı taşlar da ortaya dökülüyor…
MHP'yle girdiği milliyetçilik yarışında, bu partinin genel başkanı (diline, bakışına tümüyle ters düşsek de milliyetçi hareketi ehlileştiren adam olduğunu itiraf etmekten geri kalmadığımız) Devlet Bahçeli'yi isim vermeden şöyle eleştiriyordu:
"Birileri nutuk atarken, biz kurşun atıyorduk. Şimdi o nutuk atan mı milliyetçilik dersi verecek?.. Keşke bizden daha milliyetçisi olsa da ders alsak"…
Ne isabet!
Tam isabet!
Hem de Şemdinli kararının çıktığı şu günlerde…
Van Ağır Ceza Mahkemesi'nin 'devlet içi çete iddianamesi' üzerinden "devlet için çete hükmünü" düştüğü şu günlerde…
Her halde Ağar bunların prim yapacağını, bunlardan oy alacağını düşünüyor olmalı ki, "milliyetçilik ve silah (şiddet) arasındaki ilişkiyi açık bir şekilde telaffuz ediyor, nutuk ve sözle iyi ve etkili milliyetçilik olamayacağını açığa vuruyor"…
Her halde haklı ve açık olduğu nadir konulardan birisi bu. Yani şiddetle milliyetçilik, bir adım daha ileri gidelim milliyetçilik ile devletçilik, şiddet ile devletçilik arasındaki ilişki…
Bu ilişkinin üzerinde uzun uzadıya durmaya değer.
Ama bunu şimdilik erteleyelim…
Ağar'ı takibi sürdürelim…
Bu konuda tescilli eski bir devlet memurudur, DYP'nin Genel Başkanı…
Haluk Kırcı ve Abdullah Çatlı'ya devlet tarafından verilen Uzi suikast silahlarıyla ilgili olarak mahkemenin sorusuna şu yanıtı veren de Mehmet Ağar'dı:
"İlgili yazınızda bahsi geçen Korkut Eken'e, genel müdürlüğüm sırasında gizli bir görev verdiğim ve bahse konu silahların bu amaçla kullanıldığı tarafımdan bilinmektedir. Konu TCK'nın 132-137. maddeleri uyarınca devlet sırrı kapsamında değerlendirildiğinden, durumu bilgilerinize sunarım…"
Ağar 1997'nin Ekim ayında TBMM'de dokunulmazlığının kaldırılması tekrar gündeme geldiğinde ise milletvekillerine şöyle diyordu:
"Ne yaptıysam askerin ve üst düzey devlet görevlilerinin bilgisi dahilinde yaptım…"
Ağar, Susurluk günleri hakkında konuşmayı hâlâ reddediyor…
Ve bu sicille Türkiye'nin en büyük kitle partilerinden birisinde genel başkanlığını sürdürüyor…
Peki nasıl temizlenecek bu sistem?
Merceği sadece askere, orduya odaklayıp bakmak yeterli mi?
Kirli işler dünyanın her yerinde olabilir…
Demokratik hukuk sistemlerinin, demokrasi fikrini sindirmiş kamuoylarının diğerlerinden farkı, bu kirli işleri ortaya çıkaran yapılarıdır. Maddi ve manevi olarak cezalandırma mekanizmalarına sahip olmalarıdır…
Ağar gibi şaibeli işlere karışmış bir isim bu tür ülkelerde kanıt yetersizliğiyle veya başka bir gerekçeyle mahkum olmamışsa eğer, en fazla evinin bahçesinde "gül budar" durumda olurdu…
Darbeciler başka ülkelerde hapishane koridorlarını voltalarken, bizde askeri törenlerle toprağa veriliyor ya da yaşıyorlarsa, siyaset bilgesi muamelesi görüyorlarsa sorun büyüktür…
Türkiye'nin asli sorunlarından birisi budur zaten…
Şemdinli kararı bir yana Ağar bir yana…
Sarıkaya bir yana Büyükanıt bir yana…
Adliye bir yana Yüksek Hakim ve Savcılar Kurulu bir yana…
İki farklı Türkiye…
Merhaba!
Herkese merhaba, bu ilk ciddi blog denemem. Bundan önceki bir kaç blogumu güncellemeden bıraktığım için yokolup gittiler. Sanırım en iyi blog sitesi/paketi bu. En azından elemanların blog'a yaklaşımları hoşuma gitti, neyse, güzel herşeyi sizinle paylaşmaya çalışacağım…
Görüşmek üzere


